Geçmişin günümüzdeki yansıması Mtskheta

50 Saat

Tam 15 deli olarak biz bir ülke yaklaşık 50 saatte gezilebilir mi, gezilirse de ne kadarı tamamlanabilir sorusunun cevabını aradık. Böylece sorumuzun cevabıyla birlikte bol kahkahalı ve yorucu deneyimler kazandık.

Bir önceki yazımda bahsettiğim Karadeniz’e gidip yaylalara çıkıp onca enerji sarf etmek bize yetmemiş olsagerek ki buraya kadar gelmişken sınırdan geçiversek mi yoksa toplanıp dönsek mi diye tartışırken kendimizi Hopa Sarp Sınır Kapısı’nda bulduk. T.C. kimliğinin sınırdan geçmek için yeterli olduğu bir ülkeye gitmemek de bize yakışmazdı sonuçta. Kapıdan geçtiğimiz anda haliyle çılgın bir planlamaya giriştik 15 kişi birden. Mağaralar, botanik bahçeleri, tarihi şehirler, başkent, heykeller, mozaikler, doğal yürüyüş alanları, yemekler diye liste uzayıp giderken herkes bir an durup biz bütün bunları yetiştirebilir miyiz diye düşünmüş olmalı ki bir kahkahadır aldı gitti. Eh tabi sonuç olarak birkaç büyük ve uzun zaman alacak yerler arasında seçim yapmak zorunda kalarak yol haritamızı çıkardık ve atladık minibüsümüze başladık deli koşuşturmaya. Yalan söyleyemem, en çok mağarayı elemiş olmamıza üzüldüm. İçine girince en az 4-5 saatlik yürüyüş mesafesinden sonra en eski dinozor ayak izlerinden birini görme şansımız vardı halbuki ancak koca bir günü de yerin altındaki tek bir mağarada harcama fikri de anlamsızdı. Neyse dinozor aşkımı bir kenara bırakarak bu karara boyun eğiyorum ve ilk rotamız Batum’a doğru yola çıkıyoruz.

Batum'un altı çiçeği bir böceği

Batum’un altı çiçeği bir böceği

Yorgunluğumuzu hiçe sayarak Batum’u (Batumi) karşı karış gezmeye başlıyoruz. Heykeller, binalar, mozaikler, çiçek bahçeleri, daracık sokaklar, değişik mimari derken burnumuza gelen mis gibi ekmek kokusuyla açlığımızın farkına varmamız uzun sürmüyor. Adeta çizgi filmlerdeki gibi kokunun peşinde sürükleniyoruz ve biraz ileride yürüyen bir gencin elindeki pideyi görünce koşarak yanına gidiyoruz. Bizi karşısında görünce şaşırdığı ve biraz da korktuğu her halinden belli olan genç adam neyse ki acıkmış olduğumuzu anlıyor ve kibarca bize fırının yolunu gösteriyor çünkü ne o bizim dilimizden anlıyor ne de biz onun dilinden anlıyoruz. Fırına girince kendimizi kaybedip bütün böreklerden almak istiyoruz; katmer katmer, arası eritme peynirli, üstü kaşarlı, bazlama ve daha birçoğunu alarak açlığımızı dindirdikten sonra turumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. İnsanların gülümseyerek dolaştığı sokaklarda gezerken şehirde yükselen heykellerin ne olduğunu öğrenmek amacıyla tabelalara yaklaştığımızda Türkçe açıklamaların çizilerek okunmaz hala getirilmesi bizi şaşırtıyor aslında. Ancak bu durum geri kalan zamanlarda daha iyi bir gözlem şansını da sunuyor bana. Bunları düşünürken alarmlarımız çalıyor ve biz yeniden yola koyuluyoruz. Bir sonraki durağımız Batum Botanik Bahçesi, amacımız “devrik ağaç” dedikleri ağacı bulmak. Yaklaşık 8 kilometrelik bir yürüyüş sonrasında meşhur devrik ağacı buluyoruz. İnanın bana gerçekten gördüklerinize değiyor onca yolu yürümek. Karadeniz’den gelmiş olmamıza rağmen içine girdiğimiz doğa başka bir güzel başka bir çekiciydi. Bir insan eşini ne kadar çok sevebilir sorusunun cevabını en güzel şekilde gösteren bahçeden çıkasımız gelmese de havanın kararmaya başlamasıyla biraz korkutucu olmaya başlıyor ve en hızlı şekilde bütün yolu geri dönerek yeniden yola koyuluyoruz. Yolda hepimizi vuran çay krizi nedeniyle ilk bulduğumuz, ki bu gerçekten çok zor oldu, kafeye giriyoruz. İçeride doğum günü kutlaması yaptıklarını anladığımız grup bizlerin turist olduğumuzu anlamaları üzerine yöreye özgü danslarınız bize güzel bir şov yaptıktan sonra oyun havası çalarak bizleri de oynatmayı ihmal etmiyorlar. Çayımızı içtikten ve dansımızı ettikten sonra bir fırsat bulup kafeden ayrılıyoruz. Vakit kaybı olmasın diye konaklamaktan vazgeçerek o geceyi yolda uyuyarak geçirmeye karar veriyoruz ve devam ediyoruz.

Batum Botanik Bahçesi’ndeki devrik ağacı bularak amacına ulaşan ekip gövdenin üzerinden kayıp düşmemek için çabalarken

Gözlerimizi bütün gezi boyunca en sevdiğim (!) yer Kutaisi’de açıyoruz. Üşümüşüz, açız, doğal ihtiyaçlar son seviyeye ulaşmış halde araçtan indiğimizde ilk akla gelen bir sonraki şehir kaç kilometre uzaklıkta ve biz buna dayanabilir miyiz olsa da tabii ki eldekilerle idare etmeyi iyi bilen bir grup olarak etrafa bakmaya karar veriyoruz. Yolun aşağısına doğru yürürken karşımıza çıkan bir bakkala girip etrafta kafe olup olmadığını soruyoruz ve gelen cevap bizi yıkmaktan beter ediyor; “No!”. Şehirde bir tane bile kafe olmadığını herhangi bir restoran, otel ve benzeri binalar için en az 2 kilometre gitmemiz gerektiğini orada da olup olmadığından emin olunmadığını anladığımızda 15 kişi birden bakkalın karşısında, nasıl bir yer olduğunu hala çözemediğimiz bir yer olsa da pide sattığını fark ettiğimiz yerden pidelerimizi alıp sokağın ortasında kalakalıyoruz. Işıkların bile belli belirsiz yandığı sokağın ilerisinin kamyon garajı olduğunu anladığımızda bakkala geri dönerek derin dondurucunun üzerine pidelerimizi yaydıktan sonra biraz peynir ve içeceklerimizi alıp yemeye başlayınca çalışan iki kişinin şaşkın bakışlarını sanırım hiçbir zaman unutamayacağız. Biz gülüyoruz, onlar gülüyor. Dil farkından dolayı gülerek anlaştığımız çalışanların da uzun bir süre bizi unutacaklarını sanmıyorum. En kısa sürede ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra sabahın ilk ışıklarıyla eski başkent Mtskheta’da gezinmeye başlıyoruz. Pek tabii o saatte etrafta bizden başka yalnızca köpeklerin olmasıyla uzun saatler harcamadan bir sonraki durağımıza doğru yola devam ediyoruz.

Aşk Kenti Siğnaği ve hediyelikler mi demişti biri?

Ve işte heyecanla beklediğimiz “Aşk Kenti – Siğnaği (Sighnaghi)” karşımızda. Büyük heyecanla gittiğimiz kentin aslında aşk ile yakından uzaktan alakası olmadığını, anlatılacak bir hikayesinin bile olmadığını öğrenmemize rağmen çeşmelerinden akan suları şişelerimize doldurup içmemizdeki umut takdire şayandı diye düşünüyorum hala. Adı aşk kenti diye suyundan içince hayatımızın aşkını bulacağımız inancını hiç kaybetmedik. Ancak Siğnaği bize Gürcistan’da çorba içmememiz gerektiğini çok acı bir şekilde öğretirken diğer bir yandan da bizleri “Haçapuri (Khachapuri)” adı verilen pidesiyle tanıştırıyor. İçimiz ısınsın istiyoruz, geldiğimizden beri sadece hamur işi yemişiz ve o heyecanla hemen bir çorba siparişi veriyoruz. Ve karşınızda kişiye özel hazırlanan çorbalar! Büyük tencerede pişmeyen yemeğin lezzeti olmaz derdi büyüklerimiz de inanmazdık ama haklılarmış gerçekten de. İlk gelen çorbamız “kremalı mantar” adeta mantar püresi! Bunu gören diğer mantar çorbası talipleri hemen çorbalarını domates çorbasıyla değiştiriyorlar ancak bu da çare olmuyor. Önümüzdeki domates çorbası yerine domates salçası çünkü. Ne kadar baharat atsak da tatlandıramadığımız çorbaya son çareyi sıcak su eklemekte buluyoruz. Restoran sahibi ne yapmak isediğimizi anlamayarak sorunun ne olduğunu anlamaya çalışırken biz “hot water hot water” diyerek şaşkın bakışlar altında çay için bırakılan sıcak suları çorba kasesinin içine boşaltıveriyoruz. Tüm bu lezzetlendirme çalışmalarıyla birlikle daha içilebilir bir çorba elde ediyoruz. Son çorbamız et suyu çorbasıysa su ve içindeki kemikli bir parça etten oluşuyordu. Kısaca et haşlaması! Birçok kişi domuz eti yememek için bu çorbayı tercih etmese de ben bu çorbadan sipariş edenlerdendim. Yanında getirilen sarımsaklı sostan dökmem gerekiyordu sanırım içine ancak sarımsakla aram pek iyi olmadığı için o haşlama suyu tatsız tuzsuz bir şekilde içiyorum. Sostan dökenlerin de pek memnun kaldığını söyleyemem yine de. Doymadığımız öyle belliydi ki bize ikram edilen haçapuri adındaki bazlama arasında eritilen özel peynirli mis kokulu pide ne zaman bitti kimse anlayamıyor. Bunun yanısıra da hediyelik eşyalarıyla aklımızı biraz başımızdan alarak ekonomilerine bol katkı sağlamamıza da fırsat veriyorlar. Hediyeliklerimizi aldıktan sonra doğal maden suyu içmeden olmaz diyerek suyun kaynağı Borjomi şehrine gidiyoruz ancak soğuk akmasını beklediğimiz, içimizi ferahlatsın diye bilinçsizce kafamıza diktiğimiz suyun sıcak ve volkanik mineralli su olmasıyla ağzımıza bir parça demir atmıştan beter bir tatla geri püskürtmemiz etraftaki Gürcüleri güldürdü haliyle. O garip tattan uzun süre kurtulamasak da yanımıza bir şişe maden suyu almaktan da geri kalmadık inatla. Borjomi’den çıkmadan önce kentin meşhur müzesini gezmek istiyoruz ancak müze müdürü kadın 15 kişinin bir anda içeri girmesinden korkmuş olacak ki başta bizi içeri almak istemiyor, biz anlamamış gibi yapıp içeri girince iki polis çağırarak onların eşliğinde bize müzeyi gezdiriyor. Tek başına tüm müzeden sorumluyken böyle kalabalık ve bol gürültülü bir grubu içeri almak istememesini de normal karşılıyoruz aslında içten içe. İngilizce bilmeyen (bilse bile bizimle iletişim kurmayı pek istediğini sanmıyorum zaten) ve bize müze hakkında hiçbir bilgi sunamasa da en üst kattaki doldurulmuş hayvanlarla eğlenmeyi başarıyoruz. Ayı, dağ keçisi, geyik, kartallar ve daha birçok doldurulmuş hayvanla fotoğraf çekildikten sonra polislere selam vererek müzeden çıkıyoruz.

Mykolaiv Yerel Bölge Müzesi’nde tek sıkılan ben değildim sanırım

Yorgunluğumuzun son safhalara ulaşmasıyla Tiflis’e (Tbilisi) giriş yapıyoruz. Artık düzgün bir yerde yatma isteğiyle bir otel ayarlamamıza rağmen gün ışığını kaybetmemek için teleferiğe gidip tepeye çıkıyoruz. Bütün şehrin görülebildiği tepede Kartlis Deda (Kartli’nin Annesi) bir elinde şarap çanağıyla dostluğunu gösterirken diğer elindeki kılıcıyla da gücünü göstererek şehri gözetim altında tutuyor. Yukarıdan şehri izledikten sonra sokaklara inerek müzeleri ve kiliseleri gezmeye devam ediyoruz. Tiflisin en büyük kilise ve katedrali Sameba Holy Trinity Kilisesi (Tsminda Sameba Cathedral) şehrin her yerinden rahatça görülebilen altın kubbesiyle dikkatimizi çekiyor ve ilk olarak orayı geziyoruz. Orada karşılaşmamış olsak da daha sonra gezdiğimiz kilise, sinagog ve camiilerin kapısının önündeki dilenci sayısı önemsenmeyecek gibi değil. Diğer enteresan bir tarafıysa karşılaştığımız dilencilerin Türkçe biliyor olmasıydı. Gruptaki birçok kişinin üzerindeki polarların kolunda türk bayrağı işlemesi olduğu için yanımıza yaklaşıp “Allah rızası için be abi” diye peşimizden gelmeleri, para vermeyince de başta “Allah belanızı versin” ve kendi dillerinde de olmak üzere birçok bedduayla tükürmeleri korkutucu bir etki yaratıyor üzerimizde. Dilencilerden kurtulup sinagogun bahçesinde oturan yaşlı bir kadının yanına yaklaşıyorum, belki İngilizcesi vardır ve biraz sohbet edebilirim umuduyla ancak o da dilencilerden pek de farklı sayılmayacak bir şekilde eliyle para işareti yapıyor garip bir gülümsemeyle. Şaşkın ve biraz da öfkeli surat ifademi gördüğündeyse eliyle kovalayıveriyor beni yanından. O an gerçekten garip bir ülkede olduğumuzu hepimiz daha iyi anlıyoruz.

Çift Mihraplı Camii de biraz gösteriş yapıyor sanki

Din kardeşliği serimizin son durağı camide karşımıza Karadenizli bir amca çıkıyor. “Özeldir bizim camimiz başka yerde bulamazsınız böylesini” diyor. Az önce yaşadığım olaydan dolayı çekinsem de “Hayırdır amca, neymiş bu kadar özel olan?” diye soruveriyorum. “Çift mihraplıdır, daha ne olsun” diyince rahatlıkla soruyoruz hikayesini bizde. Amca biraz aksi ve isteksiz de olsa az bir zorlamayla başlıyor anlatmaya; “Üç kardeşti bunlar, biri babası için camii yaptırmak istedi. Diğer kardeşler itiraz edip her biri ‘ben’ yaptıracağım demeye başladı. İnat işte, anlaşamayınca dip dibe üç ayrı camii yaptırdılar. Zamanla camilerden biri yıkıldı. Kardeşler vefat edince de iki caminin arasındaki duvar yıkılarak tek camii haline getirildi işte” diyince hiç düşünmeden soruyoruz, “Kardeşler Karadenizli miydi?”  ve tabii ki evet cevabını alarak oradan ayrılıyoruz. Gece hayatıyla ünlü şehirde hava kararmaya başlarken biz de önceden anlaştığımız sokağın başında buluşmak için toplanmaya başlıyoruz. Arkamızdaki binanın önündeki güvenlik görevlilerinin tehditkar bakışlarına başta aldırış etmesek de üzerimizde gitgide baskı hissetmeye başlıyoruz ki nedenini anlamamız da çok uzun sürmüyor. Evet, buluşma yerimiz bir striptiz kulübünün kapısının önü! Hemen yerimizi değiştirip, hiçbir şey yokmuş gibi gülerek vitrinlere bakıyoruz. Tüm grup toplandığında otele giriyoruz, sonunda sıcak su ve yumuşak bir yatak! Uykudan önce yemek olayı tartışma konusu haline geliyor tabi, malum “domuz eti sorunu” nedeniyle birçok kişi yine peynir ekmeğe talip olsa da bazılarımız yöresel yemekleri yemeden olmaz diyerek otelden çıkıyoruz ve yakındardaki restorana giriyoruz. Şoförümüz Mücahit abi (ki bu akşamdan sonra adı “Tbilisi Kartalı”na çıkacak) tavuk eti yemekte ısrarcı olduğu ve bize de inatla güvenmediği için ortalık yerde kalkıp kanat çırparak sipariş vermeyi tercih etse de biz yöresel yemekleri “Hinkal (Khinkali)” söylüyoruz. Bildiğimiz mantının daha büyüğü olan yemekte tek sorunumuz yoğurt bulamamız olsa da değişik bir lezzetti bizim için. Meşhur Gürcü şaraplarından da tattıktan sonra otele dönüp güzel bir uyku çekiyoruz.

Sabahın ilk ışıklarıyla otelden ayrılarak Gori’ye Stalin’in evini gezmeye gidiyoruz. Artık bir rutin olarak kapalı müze kapıları önünde köpeklerle birlikte oturup yetkililerin gelmesini bekliyoruz. Yaklaşık 1 saatlik beklemenin sonucunda da müzeyi gezememiş olmamız biraz üzücü de olsa, komünist olarak benimsediğimiz Stalin’in evinin kapitalizmin eline geçmesine sinirlenip gezmeyi reddettiğimiz için gururlu bir şekilde Türkiye’ye geçmek için Türkgözü Sınır Kapısı’na doğru yola çıkıyoruz. Bol bol gülüp eğleneceğiniz ve birçok farklı tatla birlikte yanınızda güzel ve değişik anılarla döneceğiniz bir yer Gürcistan.

db