Tüm renkleriyle Karadeniz

Anlatılan; “Bir Kış Masalı”

Hep yeşiliyle tanıdığımız yerlerin bembeyaz örtüsündeydim bu kış. Her zaman anlatılandan farklı hikayelerini, gösterilenden bambaşka karelerle tanıdım Karadeniz’i belki de. Mavi, beyaz, siyah ve yeşilin birbirine karıştığı, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan 4 gün geçirdim burada.

Buradaki hiç kimse horon oynamayı bilmiyor, inanın.

Her şey bu denli birbirine geçmişken biz gökyüzüne ulaşma çabasıyla çıktık yola, vurduk kendimizi karlı yayla yollarına. Rize İkizdere mevkiinde 8 km sürecek bir doğa yürüyüşüydü bizimki. Eh, Karadeniz’e gelinir de horon olmaz mı hiç? Sabahın erken saatlerinde İkizdere meydan da başlayan tulum ve kemençe karların üzerinde de devam etti. Oynamayı bilen, bilmeyen hepimiz keyifle girdik o büyük çembere düşe kalka, ritmi boza düzelte inatla bırakmadan oynadık. Ve sonunda doğa sevdalısı, genci, yaşlısı, yerlisi, yabancısı saatlerce yürüdük durduk.  Kimi zaman güneşte yandık kimi zamansa yüzümüze çivi gibi saplanan tipiden korunmak için kendimizi yine karlara gömdük. Onca azmin sonunda ulaştık Homeze (Demirkapı) Yaylası’na…

Siz kendinizi anlatıyorsunuz, bana söyleyecek tek kelime düşmez

Yolu zorluydu, akan dereleri bir o kadar coşkulu, deli; tıpkı Karadeniz insanı gibi. Buradaki insanlar mı doğaya benzemiş, doğa mı insanlarına benzemiş düşündük düşündük bulamadık biz ama birbirinden ayırmanın imkansız olduğunu da çok geçmeden anladık. Onca hazırlığa, giyilen korumalı kıyafetlere rağmen hepimiz yolda zorlanırken günlük kıyafetleriyle bize destek olan dedeler gösterdiler bize bu toprakların direncini adeta. O hevesle son bir gayretle yakalandığımız fırtınayı geçip karlar altında kalmış yayla evlerinden birine attık kendimizi. Ve işte karşımızda çıtırdayarak yanan odunların ısıttığı kuzine sobalar, sobaların üzerinde içi kar dolu bidonlar, eriyen kar sularıyla demlenen çaylar, patlayan kestaneler ve en güzeli de kuzinenin etrafını sarmış onca insanın gülüşmeleri…

Evlere yerleşmedir, uyku tulumlarını hazırlamadır, eh acıktık bir sucuk ekmek hazırlamadır derken geceyi buluyoruz ve tekrar ilk toplandığımız büyük eve geçiyoruz. Kemençe, tulum, horon, çay!

Hep yeşil olacak değil yaylalar

Ah Karadeniz ne keyifli memleketsin sen derken karşı sandalyede oturan yorgun bakışlar dikkatimi çekiyor. Geçiyorum karşısına dizlerimin üzerine çömelip oturuyorum. Beni gördüğü an o yorgun gözler yerini ışıl ışıl parlayan mutlu bakışlara bırakıveriyor. “Nasılsın dedem” dememle başlıyor gülerek “Hoşgeldiniz, iyi ki geldiniz” diyerek hikayesini anlatmaya. “Yaşım 78, her sene katılıyorum, her sene sizin gibi insanları görmek çok güzel” diyerek yanında oturan beş genç insanı işaret ediyor “torunlarım” diyor başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz mutlulukla. Sonrası mı? Sonra anlat dedem diyorum, “ne yaparsın burada, nasıl bir yerdir senin yaşadığın yeri sen anlat bana, yabancısıyım buraların!”. Tatlı bir baş sallamasıyla yüzümü ellerinin arasına alıyor “buralar hepimizin, yabancısı olamazsın bir kez çıktıysan” diyerek başlıyor hikayesini anlatmaya…

Tanımadığı birisine ne kadar sevgi dolu bakabilir bir insan?

İstanbul’da yaşıyormuş aslında. Yazları yaylaya gelmediği bile olurmuş uzunca zamandır. Meğer İkizdere tarafındaki birçok insan öyleymiş. “Ne çay yetişir, ne başka bir şey. Bir hayvancılık vardır, o da bize kadar, öyle büyük düşünme” diyor Nuri Dede. “Zor iş hayvancılık buralarda. Yazın hayvanlarla yaylaya çık, kışa kadar hayvanlar için ot topla, kışın hepsini aşağıya tekrar köye indir, ahırlarına otları yay orda sağlıklı yetiştirmeye çalış. Sonuç? O da yok” diyerek özetliyor neden buralarda pek kimsenin durmadığını. Karadeniz’in her yeri farklıymış, öğreniyoruz biz de dinlerken o esnada. “Ama!” diyerek bir anda doğruluyor yerinden, sonra düşünceli uzaklara bakarak tekrar gevşiyor sandalyesinde, “Ama hasta oldum ben İstanbul’da…”. Derin bir nefes çekerek devam ediyor, “Bir sürü ilaç verdi doktor bana. Kullan bunları, kendini de çok yorma artık dedi bana. Ben nasıl ederim apartman dairesinde bunca yıldan sonra kızım? Ben dağ havasına alışmışım, yeşili görmeye, hareket etmeye… Ben yapamam dedim topladım eşyalarımı döndüm Rize’ye tekrar. Buralar benim her şeyim; kanım, canım, nefesim. İnsan kendi toprağından uzakta yaşayabilir mi hiç? Geldiğimden beri ne bir ilaç ne de başka bir şey kullanıyorum ama şehirdekinden çok daha iyiyim ben” diyor kahkaha atarak. O sırada arkadan biri sesleniyor bana, dönüyorum o kalabalık içerisinde seçmeye çalışıyorum yüzünü. Ortamızdan horon halkası geçerken o inatla bana Nuri Dede’yle ilgili bir şeyler anlatıyor. Birkaç kelime seçebiliyorum ancak anlattıklarından “tilki yuvaları”, işin kötüsü yanına da geçemiyorum! Derken organizasyon ekibinden Hasan Bey yanıma gelerek Nuri Dede’nin her kış tilkileri beslemek için merkezden zirveye kadar tek başına yanında çantalar dolusu ekmek alarak tilki yuvalarını dolaştığını, onların yuvalarının önüne yiyecek bırakarak geri döndüğünü anlatıyor. Gözlerim kocaman açılmış olmalı ki Nuri Dede tekrar bir kahkaha patlatıveriyor orta yere! Biz altı üstü açılmış yoldan 8 km yürüdük, Merkezden zirveye, basılmamış karlarda, tilki yuvalarına uğraya uğraya nasıl çıkıyorsun dedem sen diye sorunca da “Ne yapayım! Bırakayım da hayvanlar yemek bulamayıp açlıktan telef mi olsun bu havada?” diye soruyor bana. Sonra bir an kaşlarını çatıp “Ah bu HES yok mu ah!” diyor. Şaşırmıyorum aslında bu tepkisine. Yolda yerli halktan kaç kişiyle konuştuysak hepsi HES’lere öyle öfkeliydi ki bir anda o meşhur “karadeniz damarı” dediklerinin ne olduğunu görebilirdiniz. Bu konuyla ilgili bir şey öğrenmek isterseniz sormanıza gerek bile yok, “İlk kez geliyorum, doğa gerçekten muhteşem” demeniz bir anda o tatlı insanların öfkelenmesine ve bıraksanız saatlerce HES’lere sayıp sövmelerine yeter. “Doğamızı elimizden alıyorlar, ah sen eskiden görecektin buraları… Şu dere var ya şu dere, ohoo nasıl da gürleyerek akardı buralardan. Bir de şimdiki haline bak, dere demeye bin şahit!”. Haksız da değiller hani, insan üzülmeden edemiyor, özellikle bu tepkilerle çok kez karşılaştıktan sonra. Nuri Dede de öfkeli haklı olarak bu duruma. Başını sağa sola dertli dertli sallıyor da yine de o anki keyfimizi kaçırmak istemiyor, kendini tutuyor. Derken bir anda başını kaldırıyor, eyvah diyorum bir şey oldu sanırım, heyecanı her halinden belli. Bir anda fırlıyor yerinden katılıyor horon halkasına. En sevdiği parçaymış meğerse, bize de onu izleyip gülmek kalıyor arkasından.

Bizim keyfimiz çok yerindeydi

Hasan Bey gülümseyerek “bizim insanımızın tek kötü yanı budur” diyor, “tulumu, kemençeyi duydu mu dayanamaz. Bak dinledin, hasta işte! Kendin görüyorsun, kim inanır hasta olduğuna?”. Ve Nuri Dede saatlerce durmaksızın horon oynadıktan sonra havai fişekleri izlemek için halkadan ayrılıyor yalnızca.

Karadeniz’e turistik bir geziden ziyade Zirve Dağcılık ve Doğa Sporları grubuyla gitmiş olmanın verdiği deli enerjiyle çok sayıda farklı yer gezme imkanı buldum. Yaş ortalaması olarak orta yaş ve üzeri olan bu grup sayesinde çok da farklı hayatları gözlemleyebildim. Bu gezi ve tanıştırdıkları bütün muhteşem insanlar için hepsine ayrıca teşekkür ediyorum. Onlar olmasa bu hayatları ve bölgeyi sanırım bu gözle göremezdim. Yürekleriyle yaylada bizlerle olan herkese, kendileri gelmeseler bile bizlere evlerini açmış, ince belli çay bardağına kadar getirmiş olan tüm yerli halka sonsuz teşekkür ederim. Herkesin yolunun bir kez de olsa düşmesi gerektiği bu bölgede yapılacak en önemli şey bu insanların ağzından, onların hikayeleriyle yaşamak olmalı bence. Ancak o zaman bölgeye hakim olunabilir, ancak o zaman haberlerde gördüğümüz haberlerin gerçek etkileri gözlemlenebilir ve ancak o zaman gerçekten “Karadeniz İnsanı” tabiri tam olarak anlaşılabilir

db

Yürüyüş öncesi mutluluğumuz (Sonrasında daha da mutluyduk)