Kitapların Arasında

Kitapların Arasında

Saman kağıt kokan kitaplar, hikayeler ve Beyoğlu… İstiklal Caddesi’ne gidip de kitapseverlerin uğramayı ihmal etmedikleri yerlerden biridir “Sahaflar Pasajı”. Galatasaray Lisesi’nin karşı sokağındaki Aslıhan Pasajı’nın eski sakinlerinden biri olan İdris Ağır,  1950’li yıllarda Gaziantep’te hayata gözlerini açmış ve okuma-yazma bilmeyen ebeveynlere sahip biri olarak oldukça farklı bir hikayeye sahip. “Gazete ve kitabın hiç uğramadığı bir evde geçen çocukluğumu düşününce, sahaf olabileceğimi kimse tahmin edemezdi. Sanırım bundan daha normal bir beklenti de olamazdı” diyor kendisi.

Misafiri eksik olmayan EOS Kitapevi onun hayatı

Beyoğlu sahaflar festivalinde tanıştığım ve her fırsatta pasajda ziyaret ettiğim Ağır’a bir sohbetimizde hikayesini soruyorum. Nasıl oldu da kitap girmeyen bir evden bir sahaf çıktı? “Ortaokula başladığım dönem benim için bir dönüm noktası sayılabilir” diyor. Ona bu kırılma noktasını yaşatan bazı insanlarla tanışmış o dönemlerde. Bu insanlar, komşuları olan öğretmenleriymiş.

18’lik İdris Ağır

“Ne zaman misafirliğe gitsek gözüm kalırdı kitaplarında, gidip karıştırmak isterdim. Ne yazık ki her seferinde ben cesaretimi toplayamadan dönerdik eve. Ancak cesaretimi topladığım bir günde kitaplarını karıştırmış, hatta kitaplarından birini ödünç almayı bile başarabilmiştim. Kitaplara duyduğum merak ve heyecan onları da etkilemiş olmalıydı ki bir süre sonra kitap ödünç almaya gelmem için beni bekler olmuşlardı. Bu ödünç kitap alma aktivitem bir süre sonra düzenli bir hale geldi ve kitap okuma alışkanlığı kazanmam da bu dönemin bana kattığı en önemli şey olmuştur”

Kitaplarla hikayesi böylece başlamış olsa da ilk olarak 70’li yıllarda Adana, Mersin gibi illerin yerel gazetelerine şiir, deneme ve benzeri yazılar yollamaya başlamış. “Ulaştığım kitlenin artması bana çok ciddi bir güven veriyordu. Fakat altın çağımı Beyazıt Meydanı’nda çalıştığım zamanlar olarak görüyorum” diyerek Beyazıt Meydanı’ndaki yıllarını anlatmaya devam ediyor. “80’lerde her hafta sonu sabah erkenden meydana gider, standımızı açar ve meraklı okuyucuların gelmesini beklerdik. Hava ister soğuk olsun ister yağmurlu, biz yine de standı açardık. Çünkü bilirdik, böyle anlarda dahi gelecek bir okuyucuya aradığı kitabı ulaştırmak bizim için önemliydi. Samimi olmak gerekirse, meydanda paltolarımıza sarılarak okuyucularla kitap sohbeti yaptığımız günlerde soğuğu çok hissetmezdik. Hatta ihtiyacı olan öğrencilere ders kitabi yardımı yaptığımız da çok oldu. Şuan görevdeki Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan dahil birçok üniversite öğrencisinin ve oradan gelip geçen halkın yararlandığı, sahaflık geleneğinin ve kitap kültürünün buram buram yaşandığı dönemlerdi. Aynı zamanda birçok yazar-çizerin ve gazetecilerin de uğrak yeri olan bir meydandı Beyazıt Meydanı. Ta ki 2001’de turizmin geliştirilmesine yönelik bir projenin pilot bölgesine dahil oluncaya kadar…”

Raflardaki her kitabın adını, yerini bilir

Son cümlenin manidar ses tonundan sonra nelerin değiştiğini soruyorum merakla, “açtığımız stantlar için belediyeye düzenli vergi ödememiz ve gereken resmi işleri göz ardı etmeden etkinliklerimizi sürdürmemize rağmen, belediyenin başlattığı bu proje ile yılların birikimiyle yarattığımız bu gelenek, ‘hafta sonu İstanbul’un en renkli köşesi’ bir daha eskiye dönülmeyecek bir şekilde temizlendi meydandan”. Bu temizlenme süreci de pek hoş geçmemiş aslında. Polis kuvveti ile ‘seyyar satıcıların ve diğer sokak insanlarının turizmi kötü etkilediği’ gerekçesiyle meydandan kovulmuşlar yerlerinden sahaflar! “İşimizi sürdürebileceğimiz alternatif bir alan bile gösterilmeden hem de… İş merkezi konseptini kabullenmek zorunda kaldık. Apartman katlarında dükkan kiralayarak sahaflığın halkla iç içe olan dokusunu bir daha eskisi gibi yaşayamayacağımızı biliyorduk. Ancak başka çaremiz de yoktu. Şuan Aslıhan Pasajı içerisinde sahaflığa devam ettiğim dükkanıma taşınmam işte böyle oldu. Hala eski okuyucularımdan görüştüklerim buraya gelir, sohbetlerimize kaldığımız yerden devam ederiz. Kimisi evlenmiş, çocuk sahibi olmuş. Çocuklarını getiriyorlar tanıştırmak için. Bunlar da bana altın çağımdan kalan en güzel hatıralar” diyor yine de…

Bunca zaman sonra basitçe sahaflık meşeliğini tanıtıyor bana; “Genel olarak sahaflıktan bahsedecek olursam; sahaf, nadir kitapları ilgili okuyuculara ulaştırma çabasını kendine meslek edinen kişidir. Kitapçıdan farkı budur. Sahafın derdi kitap satmak değildir. Ticari amaç gütmekten ziyade halkla kitap arasında köprü kurmayı hedefler sahaf. Bu nedenle bu meslekte emeklilik gibi bir durum pek mümkün olmuyor. Çünkü halkın okumaya ihtiyacı hiçbir zaman bitmiyor. Bu nedenle sahaflıkta yaptıklarımız, yapmadıklarımızın yanında okyanusta bir dalga misali”.

Beyoğlu Sahaflar Festivali’nde yıllardır tanıyormuş gibi karşıladı beni

Ancak sahaflık mesleği, geleceği gittikçe daralan bir meslek. Teknolojinin akıl almaz bir şekilde ilerlediği, hayatımızı elektronik cihazlara bağımlı yaşadığımız bu çağın hızı düşünülürse kitap okumak çok ciddi bir sabır ve ilgi gerektiriyor. Ağır, mesleklerini devam ettirebilmelerinin iki kaynağı olduğunu söylüyor; henüz sabrını ve ilgisini kaybetmemiş okuyucu kitlemiz ve festivaller.

“Beyoğlu Sahaflar Festivali bizim en canlı olduğumuz dönem. Bu dönemde dükkanlardan çıkıyor, stantlar kuruyor, halkın arasına karışıyoruz. Bu gibi etkinlikler standart okuyucu kitlesinden olmayan insanların da dikkatini çekiyor. Stantlar arasında gezinip yazılabilecek her konu hakkında yazılmış ve kuytularda kalmış ne kadar kitap varsa ellerinin altında oluyor. Merak ettikleri kitaplar hakkında bizlerle güzel sohbetler gerçekleştiriyorlar. Bu da daha fazla okumaları ve araştırmaları için onları teşvik ediyor. Bizler açısından bakıldığında da, iş merkezinden çıkıp yeniden halkla iç içe olmak işlerimizi daha iyi hale getiriyor. Bizim için tıpkı bir bayram havasında geçiyor Beyoğlu Sahaflar Festivali. Dediğim gibi, teknoloji çağında yaşıyor olmamız bizim mesleğimizin sonunu daha da yaklaştırıyor. Dükkanı işletemeyen sahaflar bir bir kepenk kapatıyor ve sahaflık kültürü de gitgide ölüyor. Çünkü insanlar kriz dönemlerinde ilk olarak kitaptan vazgeçer. Bu yüzden festivaller bu kültürün ömrünü uzatan en önemli unsurlardan biri. Bu festivallerde daha çok kitleye ulaşıp, en azından mesleği devam ettirmeye yetecek kadar kazanç sağlıyoruz. Bu kazançla da bir sonraki festivale kadar dayanmaya çalışıyoruz. Sahaflık kültürünün geldiği son nokta işte bu”

Sohbetinin keyfini hiçbir şeye değişmem

Taksim’de 33 yıldır sahaflık mesleğini devam ettiren İdris Ağır’la sohbet etmenin keyfi bambaşka. Yanına her gittiğimde bana kattıkları ve sayfa çevirmekten bıkmayanları yalnız bırakmadığı için büyük bir teşekkür borçluyum ona. Ve son olarak söylediği şu cümle aklımda, “Sahaf bilgilenmek zorundadır. Kitaba ruhunu katar, niceliğini katar ve okura ulaştırır. Sahafın daima kitap okurundan bir adım önde olma gibi bir çabası olmalıdır. Sahaf eski kitabın güler yüzüdür. Sahaflık için üç şeye ihtiyaç vardır; birincisi geniş bir yer. Kitapta sınır yoktur. İkincisi bol para. Eski yazım, değerli kitapları alabilmek ciddi bir maddi güç gerektirir. Üçüncüsü sabır. Bir külliyatın eksik ciltlerini tamamlamaya ömrün yetmez belki ama beklersin işte, aşktır…”

db