Patikaya hoşgelsiniz

Patika

İzmir’de yaşamayanlar bile bilir Balçova Termal (Agamemnon) Tesislerini. Hemen arkasında düğünlerin, özel toplantıların vazgeçilmezlerinden Kaya Termal Otel vardır hatta. En olmadı teleferiği ile bilinir buraları, yıllardır kapalı da olsa. Bu otellerin arkası büyük bir dağdır, yürüyüşe çıkan birçok kişiyi ağırlar her gün ama bu kişilerin çoğu bilmez ki dağ yolunun az ilerisinde bir patika daha vardır ve burada bir avuç insan yaşar yıllardır. Hayatları iki otelin arasında, girişi otel kapısından yapılan, araçların zar zor girdiği bir patikadan aşağıda kimi 40 yılı aşkın süredir hayatlarına devam ederler bazı şikayetleri olsa da memnun bir şekilde.

Termal Otelin geniş kapısından girdiniz, dağa çıkmak isteğiyle otelin arka tarafına doğru yürümeye başladınız. Dağ yolunun girişine uzanan patikayı atlayın ve az ilerideki ikinci patikaya yönelin. Yolun hemen başında kapısı her daim kitli olan, içi de meyve ağaçlarıyla dolu bir kapı göreceksiniz. Yolun devamında sizi benim deyimimle “korkak cesurlar” karşılayacak bol gürültülü havlamalarıyla. Bakmayın öyle havladıklarına, siz bir adım atarsınız onlar beş adım geri kaçarlar. Tabi havlamaları hiç kesilmez sevmeye de başlasanız. Yolun ilerisindeki baraja yaklaşırken akan suların sesleri karışır kuş seslerine ve en sıcak havada bile suyun serinliğini hissedersiniz teninizde. Yürümeye devam ettikçe arıcılık yapan, meyve ağaçlarının içinde kaybolmuş  insanlar, eski evler göreceksiniz ve sonra bir anda yolun sonuna geleceksiniz. Burada sizleri bir sürü koyun, keçi, teke ve inek karşılayacak. Ve tabii ki sıcakkanlı sahipleri…

Sercan Kaya ve minnak kuzusu

Yolun son durağında 31 yaşındaki ev sahibi Sercan Kaya ile Yörükler, Kızılca Dağlar, tepedeki manastır ve dağlardaki diğer tarihi eserler hakkında kısa bir sohbet ediyoruz. İlk olarak yaşamak için neden burayı tercih ettiklerini öğrenmek istiyorum. “Burası da şehre yakın, yürümekle 10 dakikada şehirdesin. Termal tesislerinin önünde otobüse biniyorsun. Şehrin en güzel yeri burası” diyor. Yörük ataları bu dağlarda doğup büyümüş, buralarda yaşamış. Şimdilerde birçok arkadaşı neden aşağılardan yer almamış ataların, zenginlermiş diye soruyormuş. Şuan çok değerlenen yerlerdense dağlarda yaşamalarının çok mantıklı bir sebebi varmış; su kaynakları.

“O zamanlar aşağılarda su yok ama dağlarda her tarafta içme suyu dolu. Ağaç gölgeleri de var. Bizim insanlarımız o yönden biraz rahatına düşkündür. Güneşin altında durmazlar, suyun olmadığı yerlerde durmazlar. Bir de eski zamanlarda aşağılar daha tehlikeli. Neyin nereden geldiğini göremiyorsun ama yukarılar daha güvenli. Her tarafı görebiliyorsun, hayvanlar daha rahat yayılabiliyor”. Yukarılarda hala yerleri olduğundan bahsederken bu yerleri devletin ellerinden almaya çalıştıklarını söylüyor. Neden diye sorduğumda “siyasi” cevabını veriyor gülümseyerek. “Tapulu arazilerimizi elimizden almaya çalışıyorlar, evlerimizi yıkmaya çalışıyorlar. Termal otelin 10 km yukarısında meyve bahçelerimiz var. Etrafında başka arazilerimiz de var tabii. Bizden 6 km yukarıda da Yörükler var. Yıllardan beri babadan oğula çocuklar büyür, üzümcülük yaparlar, hayvancılık yaparlar geçimlerini sağlarlar. Babadan oğula, küçücük çocuk büyür, babası yaşlanır evde oturur, çocuklar hayvanlara bakar, üzümleri onlar toplar. Hala daha topladıkları üzümleri atlarla aşağılara indirirler ve o insanları da uzaklaştırmaya çalışıyorlar. İsimlerini bilmediğim bir takım insanlar, orman arazilerini tel örgülerle çevirmeye başladılar. Yasak olmasına rağmen yapıyorlar. Biz yokken evleri yıkıyorlar…”

Herkesin keyfi yerinde görünüyor

Ormancılık kanununa göre arazide kişinin sığınabileceği kadar bir ev yapma hakkının olduğunu söyleyen Kaya, hemen yanımızdaki taş duvarları göstererek “Buradan ılıca deresi geçer. Herkes mahsulünü topladıktan sonra bu duvarlara gelip taş değirmenlerde un yapardı eskiden. Kimse bilmez bu taş duvarları kimin yaptığını. Roma döneminden kalma üzüm bağları buralar işte. Kimse tarihini bilmiyor ancak sadece parası olan insanlar buralara geleyim, keseyim ağaçları, temizleyeyim şuraları önünü açıp ev yapayım diye bakıyor” diyor. Dağların yaşanabilecek en güzel yerler olduğunu da sözlerine ekliyor. Dağlarda aç kalmazsın, elbet yiyecek bir şey bulursun ancak şehirde birinden yiyecek bir şey istesen dilenci muamelesi yaparlar, kapıları çalsan kapılar açılmaz ancak dağlarda sormana gerek yoktur buranın insanı kendi buyur eder seni sofrasına diyerek açıklıyor bu söylemesinin sebebini de. Tepelerde arabaları kitlemezmiş bile ve “ya ne yapıyorsun araba açık bırakılır mı burada” diyen arkadaşlarına da “neden, dağ başı mı sanki burası” diye cevap verdiğini anlatıyor gülerek. Yukarılarda hiçbir şey olmadığını, bütün tehlikenin aşağıda olduğunu ve fırsatı olsa her zaman burada yaşayacağını ancak çalıştığı işten dolayı henüz bu hayalini gerçekleştiremediğini söylüyor Sercan Kaya. Şehirde yaşamanın rutinliğinden şikayet ediyor bir yandan; sabah kalk, kahvaltını et, işe git, eve gel, düğmeye bas televizyon izle ve uyu. Bunları yapmaktansa dağlarda sürekli hareket halinde olan bir hayatı tercih etmiş. Yazın bile soğuk olan akşamlar için odun kesmek, sabah ilk iş hayvanların yemlerini vermek, günü dolu dolu geçirmeyi şehirdeki yaşamından çok daha iyi ve eğlenceli bir seçenek olarak gördüğünü anlatıyor.

 

Yol boyunca dağılmış birçok yapı bende her defasında hayranlık uyandırıyor

Dağlardaki yaşamın yanısıra bu dağlardaki tarihe de değinmeden geçemiyor ve manastır olarak bilinen yerin aslında yanlış olduğunu söylüyor. “Orada hiçbir şey yok. İnsanlar manastır diye oraya çıkıyor ama baştan söyleyeyim orası benim büyük amcamın keçi damı”. Büyük bir heyecanla manastıra çıktığımda boş merayı gördüğümde çok şaşırmıştım ben de zaten. Burası yanlış yer diye boşuna düşünmemişim demek ki dedim bunları duyduğumda. “Asıl manastır yolun alt tarafında. Hala latin harfleriyle yazılmış kitabeler, taşlar durur. Orman basmıştır etrafını. Bu dağlarda birçok yer vardır böyle tarihi eserle dolu olan. Agora Antik Kentini bilirsin, orasının sütunları buradan kesilip götürme aslında. Kocaman bir kayayı kesip şekillendirmişler ve hala götürmedikleri sütunlar var. Buralarda çok güzel yerler var. Mesela kartal kayası denen bir yer var. Çok geniştir yüksektir, hala tepesinde kartal yuvaları vardır. Eski zamanlarda dedemler anlatırdı ‘Anadolu Parsı’ dediğimiz nesli tükenen kaplanlar, büyük kartallar, kara şahinler hepsi buralarda yaşarmış. Nesli tükenmişti ama kara şahinler son yıllarda yine türemeye başladı. Yukarıda tavuklarım oluyor, kapıp götürüyor ama her gün bir tane götürse de bir şey yapmam, nesli tükenmişti, tavuk yeniden alınır, çoğaltılır. Şuradaki oğlağı bile kapıp götürebilir bir kara şahin yine dokunmam. Yabani hayatın yeniden türemeye başlaması çok güzel bir şey”

“Elimde olsa şehri tamamen arkamda bırakıp bu dağların tepesinde yaşarım”

Otellerin yapılış esnasında birçok tarihi eserin yok olduğunu ya da genel olarak bu eserlerin görmezden gelindiğini anlatarak sözlerine devam ediyor, “Yukarılarda çok tarihi yer var, defineciler kazıyor ama. Jandarmanın haberi olduğu halde hiçbir işlem yapmıyor. Biz ihbar etsek de bir şey yapmıyorlar. Bahçeme yakın bir yerde geceleri kazı yapıyorlar. Kazma kürek seslerini duyuyorum, gidiyorum ama adamlar altı yedi kişi ve biliyorum etraflarında tüfekli bekleyenler de var. Sabah oldu mu jandarmaya yakalanmamak için onlar kaçıyorlar, birkaç yerde tüfekle nöbet tutuyorlar oraya kimseyi yaklaştırmamak için. Yaklaştın mı başlıyorlar ateş etmeye hani burada avcı var ben girmeyeyim hissi yaratsın diye”. Altın sikkeleri veya takı olarak bulduklarını da erittikten sonra bilezik ya da kolye yaparak satmalarına rağmen burada yaşayanlar da şikayet edemiyorlarmış. “Kazara bir sikke bulsam, jandarmaya gidip anlatsam nerede bulduğumu gelin araştırın desem gelmezler, çıkar bakalım devamını derler bana. En az 15 sene uğraşırsın mahkemelerde. Yediğin dayağın da haddi hesabı olmaz. Anlatamazsın derdini!”

Elinden geldiğince kökenini, hayvancılığı ve bu dağlardaki tarihi devam ettirmeye çalışan Sercan Kaya sohbetimizin sonunda “yolun düşerse yukarıdaki eve de bekleriz, kapı çalmana gerek yok zaten bahçede oluruz gel otur bir çayımızı iç” demeyi de unutmuyor. Bu patikada yaşayan yaşlı insanların yanısıra bu genç yaşta şehirle doğal hayatın dengesini kurmaya çalışan ve elinden gelse şehir hayatından tamamen ayrılmayı hayal eden biriyle tanışmış olmak, onunla sohbet etmek gerçekten çok keyifliydi. Sohbet esnasında etrafımızda gezinen koyunlar, kafa atarak bizimle oyun oynayan tekeler ve diğer tüm hayvanların kendini sevdirmesi de ayrı bir keyif kattı günüme. Vakit ayırdığı ve anlattıkları için Sercan Kaya’ya çok teşekkür ediyorum. Umarım yeni yapacağı evinin bahçesinde yeniden sohbet etme fırsatı bulurum.

db