Donmuş bir göl daha ne kadar güzel olabilir ki?

Soğuktaki “aşık”

20150304_165711-001Yaklaşık 50 saatlik Gürcistan gezimizin son durağından “buralara kadar gelmişken” mantığıyla Türkgözü Sınır Kapısı’na giderek 4 Mart tarihinde Ardahan’dan Türkiye sınırlarına tekrar giriş yapıyoruz. Açlıktan gözü dünmüş bir grup olsak da en büyük motivasyon kaynağımız eğlence olduğu için ilk işimiz Çıldır Gölü’nde gideceğimiz restoranı sınırdan geçtiğimiz anda arayıp “Ne olur faytonlardan en azından biri bizi beklesin” demek oluyor. Gölün yüzeyini kaplayan 50 cmlik buz tabakasının üzerinde faytonla gezmeyeceksek akşamı -22 dereceleri gören bu şehirde işimiz neydi ki? Çıldır’a vardığımızda soğuk iliklerimize kadar işlemiş ve kar çivi gibi yüzümüze işlese de battaniyeleri bacaklarımıza örttüğümüz gibi ikili gruplar halinde bizleri kırmayarak bekleyen faytonlarla gölün üzerinde dolaşmaya başlıyoruz. Kabul ediyorum, hayatımda böyle bir soğuğa hiç maruz kalmamıştım ama keyfine de değdi hani! Faytondan indiğimiz gibi koşarak restorana girip sobanın başına kuruluyoruz. Restoran dediğime de bakmayın, küçücük bir yer “Atalay’ın Yeri”, içeride toplasanız beş masa ya vardı ya yoktu ama oranın meşhur balıkçısı sonuçta. Biz sobanın etrafında ısınırken bir yandan da az önce boşalan masadaki tabakları inceliyoruz. Meşhur “sarı balık” dedikleri neymiş, mezelerden neler varmış bakınırken garsonun “sipariş verecekseniz masanıza geçsenize” demesiyle sesimizi çıkaramadan birleştirilmiş masamıza geçip uslu uslu siparişimizi veriyoruz. Yurdum insanı diyorum içimden, açık ve net. Oturup etrafa bakmaya fırsat bulduğumuz zaman yanımızdaki masada takım elbiseli bir grup olduğunu fark ediyoruz. Yanlarında da bağlaması elinde oturan biri var, şansımız yine bizimle anlayacağınız. Selamlaşıyoruz, başlangıçta herkes kendi masasıyla ilgilense de bir süre sonra masalar bir oluyor, muhabbetler açıldıkça açılıyor, türküler içimize işliyor. Masadakilerin ulaştırma müdürleri olduğunu, bağlama çalan üstadımızın da Çıldır Eşmepınar Köyü’nün muhtarı olduğunu öğreniyoruz.

Görüntü 3 (13.04.2015 00-08)

Arif üstadın hikayesi biraz değişik aslında, sohbet arasında restoranın sahibi olan dayısı anlatıveriyor; “Bir kıza sevdalıydı. Çıkardı evlerinin karşısındaki damın üstüne, o sessizlikte, başlardı türkü söylemeye. Bir zaman sonra sesi tabi düzeldi, ondan sonrası da bana yaradı. Hemen dedim oğlum, sen bu gece ayarla kaçırıyoruz kızı. Eski bir araba var altımızda, neyse attık arabaya benzin gittiği yere kadar gittik. Bak şimdi evli, 2 çocuğu var. Biz de burada türkülerini dinliyoruz”. Alkışlarımızla birlikte hafifçe kalkıp selam veriyor, teşekkür ediyor bizlere. “Birçok insan geliyor buraya, dinlemiyorlar, saygısızlık ediyorlar. Sanki ben onların uşağı, hokkabazıymışım gibi davranıyorlar. Sinirleniyor insan haliyle… Ama bakın böyle hoş sohbet olunca, ben söylerken siz de bana eşlik edince ne güzel oluyor. Sazın sözün olduğu yerde dedikodu olmaz.” diyor büyük bir mütevazilikle. Ve ardından “O zaman Sabahattin Ali’nin bir şiiriyle devam edelim” demesiyle masalardaki bardaklar havaya kalkıyor. Masadaki müdürlerden biri karşısındaki duvardaki Atatürk resimlerine belli belirsiz bakışlarla bakarken duymaya hazırlandığımız türkü için  “Hiç işim olmaz ama şiirini severim” diyerek yudumluyor rakısını. Bizler de “Sabahattin Ali oldu mu akan sular durur” diyerek cevaplıyoruz gülerek. Ardından birbirinden güzel türküler birbir geliyor usulca, büyük bir keyifle…

Saat geçiyor ne biz kalkalım diyebiliyoruz, ne de müdürler. Bir ara “İzninizle, kar hızlandı. Yollar kapanmadan gidelim biz” diyoruz ama yine de yollamıyorlar bizi. “Yahu” diyorlar, “Ulaşım, yollar bizden sorulur burada. Yol kapanırsa açtırırız, oturun” diyorlar keyifle. Eh, teklif geri çevrilmez oturuyoruz, herkesin önündeki rakı yenileniyor. Bir kadehlerdeki rakı oranına bir yaşlı garsona bakıyorum şaşkın şaşkın, “bizde böyle içilir hanım kız” diyerek gidiyor tekrar mutfağa. Masaya o gece ne geldi ne gitti hesabını tutamıyoruz. Doğu insanı içtendir derlerdi de birebir yaşayınca anlıyor insan bunu gerçekten. Muhtar Arif doğum günü olmasına rağmen uzun saatler boyunca bizlerle oturuyor, evine davet ediyor, restoran sahibi “burası size emanet” diyerek gidiyor. Tam tamına yedi günün yorgunluğu sanki uçup gidiyor üzerimizden orada. “Gitmeyin, misafir edelim sizi, sabahına buzda balık nasıl avlanır gösterelim” deseler de ertesi gün dönecekler olduğu için Kars’ı da gezmek isteyerek, aklımızın, kalbimizin bir kısmını orada bırakıyoruz ve yeniden yollara düşüyoruz…

db